Picture
Eşimle film seyretmeyi çok severiz. Hatta dizi filmleri. Bizi alır, götürür. Hayal gücü, oyunculuk, yapım, her birinin ne kadar girift ve karmaşık kurgulandığını görür, kendi ülkemizdeki yapımlara hayıflanırız. Haksızlık etmeyeyim, son yıllarda yurtdışına satış yapıldığı için daha özenliler. Daha çok para harcanıyor. Yine de kopya olmadan senaryosuyla, konusuyla bizi şaşırtan bir dizi yok açıkçası.

5 sene önce keşfettiğimiz bir dizi var. Black Mirror. Adını bilgisayar veya iphone/ipad'in siyah ekranından aldığını söylüyorlar. İlk bölümü ile karı-koca ikimizi de şoke etmişti. Sosyal medyanın gücünü, teknoloji karşısında bazen çaresiz kalabildiğimizi anlatıyordu. Teknolojinin karanlık yüzünü, insanların bu teknoloji karşısındaki tutumunu, ahlaki değerlerin çöküşünü.

Black Mirror her biri birbirinden bağımsız bölümlerden oluşan 3 sezonluk bir dizi. İstediğiniz sezondan ve istediğiniz bölümden başlayabilirsiniz. Her bölüm başlıbaşına bir film tadında. Senaryoları da değişik insanların kaleminden çıkmış diyorlar. Benim gibi teknolojiye meraklıysanız hepsini seyretmek isteyeceksiniz zaten.

Dizinin 3 bölümünden bahsetmek istiyorum. Siz diğerlerini seyredersiniz zaten. Aman ha, hepsini arka arkaya seyretmeyin. Sonra "Bu mudur? Dünya böyle mi olacak?" diye depresyona bile girebilirsiniz.



Bahsetmek istediğim ilk bölümde sosyal medya öyle bir hal almış ki, herkes birbirini puanlar hale gelmiş. Marketteki kasiyer sana kibar mı davranıyor, hemen çıkarıyorsun telefonunu, onu scan edip puanlıyorsun. Aynı şekilde o da seni. Herkesin bir puanı var. Bu puan neticesinde belli işlere başvurabiliyor veya belli ortamlara giriş sağlayabiliyorsun. Puanın düşükse vay haline.... Ezik ve silik bir vatandaş olarak yaşıyorsun. Hiçbir yere kabul edilmiyorsun. Tüm dünya puan kapma savaşında, insanlar birbirine yapmacıklık derecesinde nazik. Bir aksilik olduğunda da puanın o hızla düşüyor ve toplumdaki yerin sarsılıyor.

Bu bölüm 3.sezonun açılış bölümü. İzledikten sonra "Dünya bu hale mi geliyor? Yok canım, daha neler? Evet Facebook, Instagram beğenileri herkes için önemli ama" dedik eşimle.

İnanır mısınız, hafta daha bitmeden internette önüme bir haber çıktı: Çin 2025 yılına kadar kuracağı bir sistemle vatandaşlarını dijital ortamdaki hareketleri ile puanlayacak ve değerlendirecekmiş. Puanı yüksek olan ailelerin çocukları daha iyi okullara vs. girebilecekmiş.

Diğer bahsedeceğim bölümde ise insanların gözünde bir lens var. Bildiğimiz lenslerden değil ama. Bu lensin özelliği tüm hayatınızı kaydetmesi. Eşinizle kavga mı ettiniz? "Sen bana şöyle şöyle demiştin" diyorsunuz. O da "Hayır efendim, bak seyret" diyor ve o anı istediği ekrana yansıtıyor. İkiniz de kavgayı onun gözünden tekrar seyrediyorsunuz. Kim kime ne demişti, o sırada nasıl bakmıştı vs. görüyorsunuz. Bölüm çok ilginçti. Bu tarz bir uygulamanın insanın özel hayatına ne kadar da müdahale ettiğini karı koca tartıştık açıkçası.

Çok geçmedi, internette bir haber gördüm: Sony kaydedebilen bir lens çıkarmış. Yakında kullanıma da sunacakmış.

Değinmek istediğim 3.bölümde ise kocasının kaybı ile yıkılan bir kadının yapay zeka ve data ile kocasının neredeyse klonu ile kurduğu ilişki anlatılıyor. Verdiğimiz data ile yapay zekanın nerelere ulaşabileceğini görmek açısından ilginç. İnsanı insan yapan özellikler, makinenin ne kadarına hakim olabileceği....

Çoğumuz Google'un bize verdiği email platformu olan gmail'i kullanıyoruz. Hep düşünmüşümdür, "Google bu kadar geniş gönüllü, cömert mi ki bunca insanın emaillerini hafızasında tutsun? Kimbilir ne büyük serverlar ve alanlar lazımdır bunun için" diye.

Geçenlerde Dijital Medya üzerine gittiğim bir seminerde Google'da önceden çalışmış bir gençle tanıştım. Konu konuyu açtı. Google'ın emailleri tutarak bizler hakkında inanılmaz bir veri / data topladığını anlattı.

"Google hiçbirşeyi boşu boşuna yapmaz" dedi.

Aldı mı beni bir düşünce?

Hepimiz farkındayız:

Facebook'ta yapılan testlerde son derece doğru sonuçlar çıkıyor. Facebook bizi bizden iyi tanıyor. Tabii ki yine bizim sayemizde.

Google'da yaptığımız aramalar sonucunda "bize yardım olsun diye" yan tarafta hep aynı tür bilgilerin çıktığını farketmemiş olamazsınız.

Telefonuma gelen resimlerin metadatalarından hırsızımı yakalattığımı anlatmıştım daha önce.

Yaptığımız her hareket, bastığımız her tuş dijital kimliğimizi oluşturuyor.

Beğenilerimiz, resimlerimiz, konuşmalarımız, yorumlarımız....

Pervasızca yazıyor, çiziyor, kendimizi ifade ettiğimizi düşünüyoruz.

Dijital Dünya'da o kadar da özgür olmadığımızı yakınlarda görmedik mi?

Bu diziler insan hayal gücü. Ama bizi geleceğe hazırlıyor.

Dijital Dünya bizi bir araya getiriyor. Felaket dönemlerinde insanların hemen bir grup oluşturarak harekete geçmesini sağlıyor.

Bir iş kurmak istiyorsanız, bu ortamda daha çabuk sonuca ve yatırıma ulaşabiliyorsunuz.

Ünlü olmak istiyorsanız, işte Instagram, işte Youtube, iste Facebook.

Peki ama fişlendiğimizi, her hareketimizin kaydedildiğini, bizim için bir profil oluşturulduğunu bilmek?

Beni açıkçası rahatsız ediyor.






Bir aralar bir söylem vardı "In the internet nobody knows you are a dog" (İnternette kimse kopek olduğunuzu bilmez)

Artık "Metadata Analizimize göre kahverengi bir labrador bu. Siyah noktalı beyaz bir Beagle karışımıyla yaşıyor." diyorlar.

Bence çoktan bu kısmı aştık. Çocuklarımız da internette yabancıların güvenilir olmadığını biliyor artık.

Bilmemiz ve hemen benimsememiz gereken "Dijital Dünya'daki Hareketlerimizden Biz Sorumluyuz"

"Ne Kadar Verirsek, O Kadar Özelimizi Biliyorlar."

Siz anladınız.




Bahar Anahmias, the concerned digital citizen

Bir Kahve Molası




 
 
Picture
Bir dünya düşünün her şey sizin dijital dünyadaki hareketlerinizle ölçülüyor.

Sosyal medya profiliniz, Google aramalarınız, yorumlarınız, likelarınız sizin karne notunuzu etkiliyor.

Bilim kurgu gibi değil mi? İnanılmaz.

Bu hafta ise Independent gazetesinde okuduğum bir haber, bu düşüncenin hiç de bilim kurgu olmadığını gösterdi.

Haberde Çin’den bahsediliyordu. Çin vatandaşlarının dijital ortamdaki davranışlarından yola çıkılarak notlandırılacağını, banka kredilerinin, ev alımlarının bile bu notlara göre değerlendirileceği yazıyordu.

Bu yeni dünyada merkezi olarak yapacağınız her davranış notla değerlendiriliyor. Kırmızı ışıktan geçmekten, anne-babanıza bakıp bakmadığınıza, iktidardaki partiye olan sosyal medya davranışlarınıza kadar her davranış kayıt ediliyor ve birleştirilerek sizin notunuz oluyor.

Sonra değerlendiriliyorsunuz.

Otel odanızın güzel olup olmaması, çocuğunuzu göndereceğiniz okulun eğitim kalitesi, alacağınız arabanın markası hep notunuza göre oluyor.

Sosyal medyada fake – sahte davranışlarda bulunanların notları son derece düşük olacakmış.

Big Brother is Watching Us.

Tüm davranışlarımızın bir havuzda değerlendirilerek bizim kişiliğimizi, bugünümüzü ve geleceğimizi oluşturması son derece korkunç.

Geçenlerde bilim kurgu olarak seyrettiğim bir dizide (Black Mirror) böyle iki bölüm vardı. Biz eşimle seyrettikten sonra bayağı bir kritiğini yapmıştık. Demek ki gelecek çok yakınımızda. Bilim kurgu da değil üstelik.

Çin bu projesini 2020 yılında hayata geçirmeyi planlıyormuş. Otoriteler ise bu konuda çekingen olunması gerektiğini, tüm bilgiyi bir araya toplamanın sakıncalı olabileceğini söylüyor. Açıkçası hackerlardan korkuyorlar.

Teknoloji evet, ilerleme evet, ama ne ölçüde?

Telefonunuzu, bilgisayarınızı kullanırken sizi şaşırtan şeyler yok mu?

Telefondan arandığımda numarası sizde olmayan birini “Ayşe Erman olabilir mi?” diye tahmin eden İphone’nunuz sizi şaşırtmıyor mu?

Ya beğenilerinize, tercihlerinize göre önünüze çıkan Facebook reklamları, Google aramaları, hatta İnstagram resimleri?

Biliyorum. Bunlar hep algoritma. Hep yazılım.

Yine de tüm dijital hareketlerimizin bizi bu şekilde fişlemesi, etiketlemesi korkunç.

2011 yılında Yüksek Lisans yaparken Harvard Üniversitesi’nde okutulan bir dava örneğini çalışmıştık:

Normal bir hayatı olan ve bloggerlık yapan 55 yaşlarındaki Jane’in sigorta primi birden bire arttırılmış. Konuya şaşıran Jane Sigorta Şirketi’ni aramış. Şirket Jane’e riskli grupta olduğunu bu nedenle arttırdıklarını söylemiş. Sakin, sessiz bir hayat süren ve sağlığı yerinde olan Jane çok şaşırmış. Neden böyle bir karara vardıklarını ısrarla sormuş. 

Sigorta şirketinin cevabı:

Jane’in son dönemdeki Google aramalarından bu sonuca vardıklarını söylemişler. Bu aramalarda Jane Bungee Jumping ve Nepal’e bilet gibi aramalar yapmış.

Bungee Jumping gibi adrenalini yüksek ve tehlikeli sporlar yapmaya meraklı olması ve Nepal’e seyahat etmeyi düşünmesi yüzündenprim yükselmesi uygun görülmüş. Sigorta şirketi Jane’in internetteki hareketlerinden, google aramalarından bu sonuçlara varmış. Onu riskli kategoriye sokmuş.

Asıl olay ise çok farklıymış.

Jane blogunda adrenalin sporları üzerine yazmaya karar vermiş ve bu nedenle Bungee Jumping vs. gibi sporları internette araştırıyormuş.

Nepal’e bilet almış, evet. Ama değişim programıyla bir sene orada okuyacak olan oğlunu görmeye.

Dijital arayışlarından fişlenen Jane’in durumu. 

Bu durumdan sonuç çıkaran sigorta şirketinin kararı.

5 sene önce okuduğumda “Bu da başımıza gelebilir mi?” demiştim. Bugün ise Çin’de tüm vatandaşların dijital hareketlerinin takip edilmesinden ve değerlendirilmesinden bahsediyoruz.

Tahmin ettiğimden daha çabuk “Gelecek bugün haline geliyor.”

Geçen senen İphone’umu çalan hırsızı Google ve Facebook üzerinden yaptığım araştırmalarla tesbit etmiştim. Yaşadığı yerden, çalıştığı işe, hatta kız arkadaşının ismine vs. kadar. İnternette belli başlı konulara hakimseniz, bir sürü dataya ulaşabiliyorsunuz. Her girilen resimin veya dökümanın metadatası var. Bu  metadatalardan ise insanların konumları gibi daha detaylı bilgilere ulaşılabiliyor.

Ben bile, bilgisayar hackerı olmadan bu bilgilere ulaşabiliyorsam, tüm bilgilerin bir potada eritildiği bir ortamda gerçek hackerlar kim bilir neler neler yapar?

Tüm bilgilerimizi, seve seve, isteye isteye paylaşmaya devam mı? Tamam mı?

Bahar Anahmias, the futurist

Bir Kahve Molası


 
 
Picture
Bundan 5 sene önce izleme şansım olmuştu. Prof. Dr. Michio Kaku. Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin davetiyle Haliç Kongre Merkezi'nde bir konuşması vardı. Hiç unutmam son derece soğuk ve yağışlı bir Cuma gecesiydi. Cumalar bizim için önemlidir. Ailece toplanırız. Ama o Cuma herşeyi bırakıp onu dinlemeye gitmiştim.

O gece orada anlattıkları benim için çok ilginçti. 5 sene önceden bahsediyorum. Oradaki konuşmayı başka bir yazımda anlatmayı düşünüyorum.

Bugün ise başka bir konuşmasındaki konudan bahsetmek istiyorum: Eğitim sistemi ve meslekler.

Yazdığı kitapları satış rekorları kıran “dünyanın en zeki insanlarından biri” olarak tanımlanan fizikçi ve fütürist Prof. Dr. Michio Kaku'ya göre birçok mesleği gelecekte robotlar yapacak ama öğretmenlerin elinden işini alamayacaklar.

İşte Kaku’nun başta eğitim olmak üzere gelecekle ilgili anlattıkları…

"Hepimiz aslında doğuştan bilim insanıyız, “Neden” diye sorarız. 

Çocukların geleceği 10 yaşında başlıyor. Bu yaşta anne babanın dışında başka hayatları keşfediyor, sosyallik ve merak başlıyor.  "Neden" demeye başlıyorlar. Ama süreç 16 yaşında duruyor, bilimsel merak bitiyor. 

  • Birinci neden akran baskısı. “İnek mi olacaksın? Neden futbol yıldızı ya da pop star olmuyorsun?” diyebiliyor akranlar.
  • İkinci neden ezbere dayalı eğitimde bilimin sıkıcı gelmesi. 10-16 yaş arasında çocuklara ilham vermek, rol model bulmak, bilimsel merakını öldürmemek ve heyecanlandırmak gerekiyor ki bu ilgi tüm yaşamı boyunca sürsün.
Eğitim sistemi 1950’li yıllarda nasıl yaşayabileceğimizi çok iyi öğretiyor ama gelecekteki değişimlere nasıl ayak uyduracağımıza ilişkin bilgi vermiyor. İşte Kaku'nun gözünden gelecek için bazı saptalamalar:

  • Gelecekte bilgiye herkes ulaşabilecek.
  • Tabletler, ders kitapları kalmayacak.
  • Google gözlükleri gibi kontak lensler olacak.
  • Öğrenci ‘göz kırpma’ ile tüm bilgilere ulaşacak. Bu da eğitimi altüst edecek.
  • Öğrenci formülleri ezberlemek zorunda kalmayacak.
  • Tüm derslikler üç boyutlu olacak.
  • Ezber kalkacak. bu yüzden öğretmen çok önemli olacak.
  • Öğretmen kılavuzluk edecek, yol gösterecek, mentor olacak.
  • Öğrencinin ‘ders kaçırdım’ bahanesi olmayacak.
  • Ders odasının duvarına yansıtılacak.
  • Kaçırdığınız derste anlamadıklarınız olursa roböğretmen anlatacak.
  • Ama gerçek öğretmenlerin yerini öğrencileri anlayamadığı, mentorluk yapamadığı için tutamayacak.
  • Okullar, sınıflar hep olacak. Çünkü çocuklar okullarda hem internet hem de sosyal becerileri öğrenecekler.
Böyle bir saptamadan sonra eğitimin ne tarafa gideceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek.

İnsanların insanca olan yetenek ve becerilerini hiç bir zaman robotlar yapamayacak diyor futuristler ve eğitimciler.

Bunlar da sırasıyla:
  • YARATICILIK
  • EMPATİ
  • UZLAŞMA BECERİSİ
Geleceğin nesillerini yetiştiren bizlere de çocuklarımızı bu becerilere yönlendirmek kalıyor. İletişim becerilerini geliştirmemiz, yaratıcılıklarını cesaretlendirmemiz, empati duygusunun önemini aktarmamız gerekiyor.

Hadi bakalım anne ve babalar, iş başına.

Bahar Anahmias, the futurist mom

Bir Kahve Molası


 
 
Picture
Dijital bağımlılık aslında dijital eroin mi?

Teknolojiye çok düşkünüm. Beni tanıyan bilir. İlk çıkanı takip etmek, en yenisini almak, hemen adapte olmak. Master eğitimimi bile teknoloji üzerine yaptım.

Evimizde 3 İpad, 5 İphone, 3 Mac bilgisayarımız var. Teknolojinin hayatı kolaylaştırmasını, eğitimi dönüştürmesini seviyorum. Harvard, Stanford, Cornell hangi üniversiteden hangi dersi almak isterseniz, klavyenin ucunda. Youtube'da milyarlarca video size yeni şeyleri öğretmek için bekliyor.

Teknolojiden korkuyorum da.Hepimizi fişlemesinden,Bilgilerimizi almasından,Bizi yalnızlaştırmasından,Gerçek hayattan uzaklaştırmasından,Fotoğraflarda sahte mutluluklar yaşatmasından,Çocuklarımızda ve bizde bağımlılık yaratmasından çok korkuyorum.Daha önce sizlerle çocuklarımızı bu bağımlılıktan kurtarmanın yollarını konuştum.

Şimdi de bunun ne denli önemli olduğunu anlatmak istiyorum.

Okuduğum bir makaledeki anne çocuğu 6 yaşındayken ona Ipad almış. Yaşıtlarından geri kalmasın diye. 

İçine de Minecraft yüklemiş. Zamanında o da legolarla oynadığı ve Minecraft da bu tarz bir oyun olduğu için. 

Çocuk yavaş yavaş futbol, kitap okumak, arkadaşlarla oynamak gibi tüm aktivitelerin yerine Ipad ve Minecraft'ı koyar olmuş. 

Anne kendi kendine "Eğitici bir oyun bu, birşey olmaz" diyormuş. 

Sabah uyanan çocuk rüyasında bile Minecraft'taki küpleri yerleştirdiğini söylüyormuş. Anne yine de olayın vehametine uyanmamış. 

Taa ki o geceye kadar. Bir gece oğlunun odasına giren anne karanlıkta oğlunun gözleri kocaman açılmış ve sessiz bir şekilde ileriye baktığını görmüş. Hemen yanında yastığının üzerinde ise ışıklar saçan İpad'i duruyormuş.Çocuk doktorların katotanik stupor dedikleri pozisyonda, dünyadan elini eteğini çekmiş bir şekilde heykel gibi kalakalmış. 

İşte o zaman anne işin ciddiyetini anlamış. Oğlu dijital bağımlıymış. 



Yine başka bir makalede okuduğuma göre tablet veya telefondayken beynin ön korteksi etkileniyormuş. Bu etki aynen kokain kullanıcılarının beynindeki etkiye benziyormuş. Tablet ve telefon kullanımı ayrıca beyindeki dopamin seviyesini de yükseltiyormuş. Dopamin uyuşturucu bağımlılıklarında da yükselen bir hormon.

UCLA'de nörobilim profesörü olan Dr. Peter Whybrow, ekranları "elektronik kokain" diye adlandırıyor. Çinli araştırmacılar ise "dijital eroin" diye. Pentagon'da video oyunları üzerine araştırmalar yapan Dr.Andrew Doan ise bu oyunları "Dijital Uyuşturucu" diye adlandırıyor.

Yani Minecraft oynayan çocuğunuzun beyni uyuşturucu almış bir beyinle aynı özellikleri gösteriyor. Nitekim ellerinden tablet veya telefonları alındığında son derece öfkeleniyorlar. Klinik araştırmalar ekranların depresyonu, anksiyeteyi arttırdığı, bazen de kullanıcının gerçeklikten uzaklaşan bir tutum sergilediğini söylüyorlar.

Dijital bağımlılık konusunda tedavi uygulayan doktorlar, Facebook / Sosyal medya bağımlılığı ya da Tablet / Oyun bağımlılığının kokain bağımlılarından daha zor iyileşebildiğini söylüyorlar.

Amerika'da 8-10 yaş arası çocuklar günde 8 saate yakın ekran karşısında vakit geçiriyorlar. Daha büyüdüklerinde ise daha çok.

Yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinin %18'inin dijital bağımlı olduğu ortaya çıkmış.

Bağımlılıktan kurtulmanın yolunun 4-6 hafta boyunca dijital detoks ile mümkün olabildiğini söylüyorlar. Dijital detoks derken tablet, telefon, bilgisayar hatta televizyon diyor uzmanlar. Çevremizin bu aletlerle dolu olduğunu düşünürsek bunun ne kadar zor olduğu ortaya çıkar. En iyisi başından buna önlem almak. Kapılmamak.

Çocuklarımızı nasıl koruyacağımıza gelince,

Minecraft yerine lego,Ipad yerine kitap,FIFA yerine futbol oynamak,Teknoloji olmadan sofrada yemek yemek (Steve Jobs gibi)Tablet ya da telefonu elimize almamakDaha küçükler için iş daha kolay bence. Onlar için hayat keşfedilmesi gereken kocaman bir macera gibi. Ne olur, işin kolayına kaçıp, eline tableti vermeyelim.

  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, minik kızımızla/oğlumuzla mutfakta/banyoda lavaboyu köpüklerle doldurup, oyuncaklarını yıkayalım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, beraber yemek yapalım, sofrayı kuralım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, kurabiye pişirelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, top oynayalım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, evcilik/arabacılık oynayalım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, eski kutulardan şatolar, kukla tiyatroları yapalım
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, saksıya, bahçeye tohum dikelim, olmadı pamuk altında fasulye yetiştirelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, boya yapalım, parmak boya, suluboya, pastel boya, ne isterseniz,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, hamurla bir dünya yaratalım sonra da onlarla oynayalım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, odaları beraber toplayalım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, çorapları eşleştirelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, müzelere, parklara, alışverişe markete gidelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, markete gitmeden buzdolabını açıp beraber liste çıkaralım, süt kalmış mı diye ona soralım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, Avm’lerde en çok zamanı kitapçılarda geçirelim, ona okuyalım, ilgi alanı olan kitapları beraber seçelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, Eminönü’ne gidelim, Kurukahveci Mehmet Efendi’den kahve alalım, o karmaşayı, hayatı görelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, hayvan barınağına gidelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, ormana gidelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, sahile inelim, yürüyüş yapalım, parka gidelim,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, tiyatroya, sinemaya gidelim, mutlaka onunla oyuna girelim, sonrasında oyunun kritiğini yapalım,
  • Çocuğumuza tablet vermek yerine, Ikea’ya gidelim, oradaki jimnastik halkalarından alalım, oturma odamızın ortasına astıralım, altına minder koyalım, miniğimizi jimnastiğe çalıştıralım, bu listeyi istediğiniz kadar uzatabilirim.
Çocuklarımıza dürüst olalım. Neden ekran zamanını kısıtladığımızı onların anlayabileceği bir dille anlatalım. Bazı çocukların kendi kendilerine bu zamanı kontrol edemediğini ve hayatta zevk almaları gereken aktiviteleri kaçırdıklarını anlatalım.Çocukların sağlıklı bir gelişim gösterebilmeleri için Sosyal Etkileşim'e ihtiyaçları vardır. Sanal Etkileşim'e değil.

İngiltere'de tedavi gören en küçük dijital bağımlının sadece 4 yaşında bir küçük kız olduğunu tahmin edebilir miydiniz?

Annesi "Ipad'i eline vermek kolayıma gitti." diyor.

Biz kolayına kaçmayalım derim.

Çocuklarımızla kaliteli vakit geçirelim.

Bahar Anahmias, the tech-addict but concerned mother

Bir Kahve Molası


 
 
Picture
Okul ve ipad? Çocuklarımızı ipad, iphone bağımlılığından nasıl kurtaracağız?

Önceki yazılarımdan birinde bu konuya değinmiştim. Ama bu konu kendi başına bir yazıyı hak ediyor doğrusu.

Ipad'in 2010 yılında piyasaya çıktığına inanabiliyor musunuz? Topu topu 6 sene. Bana sanki daha çok oldu gibi geliyor. O kadar alıştık ki bu ekranlara.

İlk Iphone ise 2007 yılında icat edilmiş. Bizim ülkemize gelişi 2009. E o da 7 senedir hayatımızda. Ama onsuz nasıl yaşamışız, ben bile bilemiyorum.

Bu senelerden önce çocukluğunu yaşamış bir nesil (ki benim büyük kızım) daha şanslı bana kalırsa.

Hayatla daha iç içe, doya doya çocukluklarını yaşadılar. Koştular, oynadılar, kart oyunlarını gerçek kartlarla, resimleri gerçek boyalarla yaptılar, şarkıları da kendileri söylediler.

Pekiii, onlar şanslı peki ya sonraki nesil?

Ipad veya Iphone'u çocuklara yasaklayabilir miyiz?

Yasaklayamayız. Çünkü ipad ve iphone bizim de elimizde.

Yasaklayamayız. Çünkü ipad ve iphone çağın gereği.

Yasaklayamayız. Çünkü ipad ve iphone eğlenceli.

Yasaklayamayız. Çünkü sosyallik desen orada, arkadaşlık desen orada.

O zaman biz de bu aletlerle insan gibi yaşamayı öğreneceğiz ve öğreteceğiz.

Bu teknolojik oyuncakların hepimizin zamanını çaldığını biliyoruz. Hele hele bu aletlerde hem eğitim, hem eğlence hem de iletişim varken, çocuğumuzun hangisi ile meşgul olduğunu nereden bileceğiz? Biz bile mesajlarımıza bakalım derken birden bire kendimizi sosyal medyada bulmuyor muyuz? Bu konuda çok okurum. Bir de yaşadıklarım var tabii. Hepsini sizinle paylaşacağım.

  • Öncelikle önerim, çocuklarımızın bu aletlerde en çok nerelerde vakit geçirdiğini öğrenmek. Stratejimizi buna göre uygulayalım. Oğlumuz sürekli FIFA oyunlarındaysa, ya da Youtube'dan maç seyrediyorsa, onunla maça gitmek iyi bir fikir olabilir. Ya da parka, pikniğe gidip top oynamak.
  • Kızınız musically de vakit geçiriyorsa, onunla bu zevkini paylaşıp, beraber video çekebilirsiniz. İlgilendiği, sevdiği şarkı ve şarkıcıları öğrenmeniz onunla büyüdüğü, genç gibi davranmaya çalıştığı bu dönemde ortak bir noktanız olabilir. Justin Bieber'ın son şarkısını beraberce söylemeniz onu sevindirecektir. Benimkini sevindirdi.
  • Arabada giderken oyalanmaları adına ipad ya da iphone'u ellerine vermek iyi bir fikir olmayabilir. Onun yerine çevreyi seyretmelerini sağlamalısınız. Hayatı kaçırmalarına izin vermeyin derim. Çok uzun araba yolculukları bir istisna olabilir. Ama orada bile arabada oynanabilecek çok oyun var:
    • Harflerle kelime türetmek,
    • Arabaların rengini tahmin etmek,
    • Plakalardan kelime türetmek,
    • Bir hikayeye başlamak ve devamını hep beraber, sırayla getirmek,
    • Şarkı söylemek gibi.
  • Daha küçükler için iş daha kolay bence. Onlar için hayat keşfedilmesi gereken kocaman bir macera gibi. Ne olur, işin kolayına kaçıp, eline ipadi vermeyelim.
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, minik kızımızla/oğlumuzla mutfakta/banyoda lavaboyu köpüklerle doldurup, oyuncaklarını yıkayalım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, beraber yemek yapalım, sofrayı kuralım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, kurabiye pişirelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, top oynayalım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, evcilik/arabacılık oynayalım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, eski kutulardan şatolar, kukla tiyatroları yapalım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, saksıya, bahçeye tohum dikelim, olmadı pamuk altında fasulye yetiştirelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, boya yapalım, parmak boya, suluboya, pastel boya, ne isterseniz,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, hamurla bir dünya yaratalım sonra da onlarla oynayalım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, odaları beraber toplayalım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, çorapları eşleştirelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, müzelere, parklara, alışverişe markete gidelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, markete gitmeden buzdolabını açıp beraber liste çıkaralım, süt kalmış mı diye ona soralım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, Avm'lerde en çok zamanı kitapçılarda geçirelim, ona okuyalım, ilgi alanı olan kitapları beraber seçelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, Eminönü'ne gidelim, Kurukahveci Mehmet Efendi'den kahve alalım, o karmaşayı, hayatı görelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, hayvan barınağına gidelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, ormana gidelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, sahile inelim, yürüyüş yapalım, parka gidelim,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, tiyatroya, sinemaya gidelim, mutlaka onunla oyuna girelim, sonrasında oyunun kritiğini yapalım,
    • Çocuğumuza ipad vermek yerine, Ikea'ya gidelim, oradaki jimnastik halkalarından alalım, oturma odamızın ortasına astıralım, altına minder koyalım, miniğimizi jimnastiğe çalıştıralım, bu listeyi istediğiniz kadar uzatabilirim.
Hepsini yaptım mı, evet yaptım. Ipad var mıydı hayatımızda, en başlarda yoktu ama sonradan oldu. Televizyon ve 24 saat çizgi film hep vardı. Kızlarım seyretti mi? Evet ama sürekli değil. Hayatın içinde olmayı tercih ettiler.

Daha büyük çocuklar için ise

  • Her gün 1 saat teknoloji detoksu yapalım. Ailedeki herkes 1 saatliğine telefon, ipad, laptop, tv ne varsa elimizden bırakalım ve beraber zaman geçirelim. Bu zamanı sohbet ederek geçirmek en güzeli bence, günü gözden geçirmek, hayatımızda olan şeyleri anlatmak, ilginç olayları, öğrendiklerimizi, kızgınlıklarımızı.
  • Whatsapp gibi bazı sosyal platformları bilgisayardan kullanan çocukların buralarda daha az vakit geçirdiği görülmüş. Bu programları bilgisayardan kullanmaları teşvik edilebilir. Neden olmasın? Akıllı telefonu olan çocuğumuzun illaki bir de bilgisayarı vardır. Denenebilir. Burada tabii ki yaş olarak daha büyük çocukları kastediyorum.
  • Güzel bir oyunun ya da ailece pikniğe gitmek, top oynamak, yürüyüşe gitmek gibi aktivitelerin her zaman bir ipad oyununu yendiğini ben gözlerimle gördüm. Bizim zamanımızın Monopoly’si hala işe yarıyor. Benden söylemesi. Hem çocukların matematik becerileri gelişirken, hem de sohbet imkanı doğuran bir oyun. Pokemon da neymiş? Monopolyniz yoksa ailece İsim/Şehir, Nokta Birleştirmece, olmadı Pişti, Papaz Kaçtı, Okey bile oynayabilirsiniz. Merak etmeyin çocuğunuz kumarbaz olmaz.
  • Elimizde ipad olacağına kitap olmasına ne dersiniz? Siz de alın elinize bir kitap, hadi olmadı bir gazete okumaya başlayın derim. Kitap okumanın güzelliğini onlara aşılamaya çalışalım. Bu konudaki bir yazım için tık tık.
  • Ders konusuna gelince, ders çalışırken ya da ödev yaparken  ipad veya iphone mutlaka dışarıda bırakılmalı. Ipad'den ders çalışıyorsa da bu farkındalığı sağlamak adına çocukla konuşulmalı ve anlaşmaya varılmalı derim.
  • Ben arada sırada telefonumda <Ayarlar<Pil<Kullanım’ın altında hangi uygulamayı ne kadar kullandığıma bakıyorum. Bir şeye / bir oyuna çok fazla zaman ayırmışsam hemen onu siliyorum. Bağımlılıktan kurtuluyorum. Size de tavsiye ederim. Büyümüş çocuğumuza da bu anlatılabilir ve telefonda geçirdiği zamanın ne kadar çok olduğunun farkına varması sağlanabilir. İşin sırrı farkındalık bence.
  • Bir de telefonu uzun süre elimize almamamızı sağlayan uygulamalar var. Forest bunlardan biri. "Stay focused, be present" diyor sloganında. Ne zaman kesintisiz bir iş yapmak isteseniz, uygulamada bir ağaç dikiyorsunuz. Bir süre sonra sanal da olsa bir ormanınız oluyor. Belki çocuklar için bu daha çekici olabilir.
  • Son tavsiyem, ipad veya iphone'u hiç bir zaman ödül olarak kullanmamak. Dersini bitirirsen yarım saat ipad veya yemeğini ye sonra ipad gibi. Onlar hayatımızı kolaylaştıran araçlar. Ödül olunca hep arzulanan bir nesne haline geliyor. Yasak da aynı şekilde. Yasaklarsak hep ulaşılması gereken bir yerde oluyorlar.
    Böyle olmayalım.Böyle olalım.
  • İşin sırrı çocuklarımıza emek vermek bence. Biz emek verdikçe onlar da bu emeğin karşılığı veriyorlar. Ellerine oyalayıcı bir alet tutuşturmak yerine onlarla iletişim halinde olup, emek vermeliyiz. Annelerimizin, babalarımızın bize verdiği gibi.
Farkındalığımızın artması dileğiyle....

Bahar Anahmias, the iPhone addict

Bir Kahve Molası


 
 
Picture
Evde kapımızı, penceremizi kapatınca güvenlik içinde gibi görüyoruz ya kendimizi…

Çocuklarımızın eline verdiğimiz aletlerin içinden onlara ulaşmaları o kadar kolay ki.
Facebook ‘da bir oyun üzerinden çocukları taciz eden, onlara rüşvet teklif eden, seks içerikli sohbetler eden insanlar var…
Aşağıdaki yazıyı okuyunca, okuduklarıma inanamadım.

Dünyada böyle kötü niyetli insanların varlığını çocuklarımıza nasıl anlatabileceğiz?

Yazarın yazdığına göre olay şöyle gelişmiş:

” 9 yaşında bir yeğenim var. Genelde gün içinde minimum 1 saat internete girme hakkı vermiş ebeveynleri. O da her çocuk gibi, facebook’ta arkadaşlarıyla sohbet ediyor. (zira nedenini bilmediğim, anlamadığım ve asla anlayamayacağım bir biçimde hemen hemen her çocuğun bir facebook adresi mevcut.)

Dün internetteyken yanına oturup neler yaptığına bakmak istedim. Benim yarım aklımda bir çocuk facebookta en fazla bebek giydirip, araba yarışı falan oynar çünkü. Ekranda “avataria” diye bir oyun açık, bir sürü avatar oradan oraya yürüyerek “sew olmak isteyen”, “benim evde parti var hadi aşkım gel” yaza yaza dolaşıyor. Önce onları oyun içerisinde bağımsız hareket eden “bot” hesaplar sandım. sonra biraz daha yakından bakınca, kişilerin birbiri ile gayet anlamlı bir biçimde iletişim kurduğunu farkettim. Hem de ne iletişim!

Yeğenime bana oyunu anlatmasını, beğenirsem oynayabileceğimi ve ona ihtiyacı olan can, hamle ya da malzeme vs yardımı yapabileceğimi söyledim. bizim kafa kalmış tabii “çiftlik – candycrash” oyunlarında. “Burda” dedi, güzel giyiniyorsun, görevler var onları yapıyorsun, sonra klube gidip kendine bir sevgili buluyorsun.” Tam o sırada yanına bir avatar gelip, onunla evlenmek istediğini söyledi. Allahım bizimki bir panik, bir mutlu! dedim “tanıyor musun?” “hayır, dedi. tanışacağız.” Şöyle arkama yaslanıp yeğenimin yüzüne baktım. o heyecanla klavyeye abanmış yazmakla meşguldü. 9 yaşında lan daha! 9!

Neyse vesselam, karşıdaki şahıs, yeğenime sorular soruyor. Nerede okuyosun, kaç yaşındasın vs. Bizimki de cevap veriyor. Bizimki yazıyor “9 yaşndym” karşıdan cevap geliyor: “Demek 9 yaşındasın. Ben de 11 yaşındayım”

Bi dakka dedim, bu kişi 11 yaşındaysa, ben henüz doğmadım!

Hemen pc başından kaldırdım yeğenimi. Kendi facebook hesabımı açtım, oyunu buldum ve oynamaya başladım. Benim avatarı gayet hanım hanım giyimli, gözlüklü bir tip yaptım. Yeğenim atıldı hemen: “Ah ya! çok çirkin bir kız oldu bu. kimse bakmayacak sana!”

Neyse efenim, oyun içinde bir kaç çer çöp toplayıp başlangıç görevlerini bitirince, hemen parka gidip bir “arkadaş” edinme görevi geldi. Parka gittik. daha gireli iki dakika olmadı ki, biri yanıma geldi. “slm” yazdı. “slm” dedim. “arkadaş olalım” dedi. “olur” dedim. İstek gönderdi kabul ettim. “hadi bana gel” dedi. O gitti, ben yeğenimin yardımıyla onu takip etmeyi öğrendim. Evi olarak dekore ettiği bir odaya girdik. (Yeğenimi kibarca yanımdan uzaklaştırdım. zira gidişatı pek beğenmedim.) “kaç yaşındasın” dedi. “” 9 dedim. “tamam, ben de 11, hadi oynayalım.” dedi. “ne oynayacağız ben daha yeniyim. bilmiyorum oynamayı” dedim. “tamam ben sana öğreteceğim.” dedi. Ekranın üst köşesinde “*** seni öpmek istiyor” diye bir pencere açıldı. Kabul ettim.
Bundan sonraki diyalogları aynen yazıyorum:

*** – hadi üstümüzü çıkaralım.
ben – neden
*** -böyle oynayalım
ben – ama ben bilmiyorum.
***-tamam. okuyor musun
ben-evet
***-nerde
ben -(salladım bi okul adı)
***-tamam ben de okuyorum. daha önce hiç külodunu çıkarmadın mı
ben-anlamadım
***-külodun ne olduğunu biliyorsun di mi?
ben-evet
***-tamam. şimdi onun içinde bişey var ya. o nasıl görünüyor?
ben-anlamadım.bilmiyorum
***- tamam. evde yalnız mısın?
ben-hayır annem var
***-tamam yanında mı?
ben-hayır
***-tamam. gelirse haber ver
ben-tmm
***- bundan sonra burda sadece beni bul tamam mı, başkasını kabul etme
ben-tamam
***-ben sana gold vericem.gelinlik alıcam. puan da kazanırsın. seviye atlarsın
ben- tamam
***-facebook hesabın var mı
ben-annemin var
***-tamam telefonun var mı
ben-yok annem doğum günümde alacak
***-tamam ne zaman doğum günün
ben- temmuzdaa
*** tamam eğer annen almazsa ben sana alırım
ben-telefon mu
***-evet ama burda sadece benimle konuş bir de bana sana gönderebileceğim bi adres lazım
ben- tamam
***-tamam sex oynayalım mı
ben- nasıl oynucaz
***- sen şimdi külodunu çıkar onun içindeki ………

gerisini yazmayacağım çünkü baya baya bildiğin detaylı oldukça açık ve anlaşılır bi biçimde yazdı adam! 9 yaşında olduğumu söylediğim halde. 9 yaşında bir çocuk için bile basit kaçacak bir dille yazdığım halde. Baya baya detaylı ve açık anlattı adam! Elim ayağım hala titriyor. kendimi 9 yaşında bir çocuk gibi taciz edilmiş, mahremine girilmiş hissediyorum.

Napıyorsunuz abi çocuklarınıza!
Çocuklarınıza ne ya-pı-yor-su-nuz!
Nasıl farkında olmazsınız, nasıl ilgilenmezsiniz neyi – nasıl kullandıklarıyla?
Nasıl kontrol etmezsiniz?
Girdiği bir oyunu nasıl incelemez, nasıl “neyse hazır o oynuyorken ben de Telefonumdan internette gezineyim” dersiniz?
Nasıl farkında olmazsınız tehlikenin!
Allah kahretsin, nasıl?!!

Olmaz, olmayacak belli. Ama bir umut, bir anne ya da baba “dur lan şu çocuk avataria diye bir oyun oynuyor. bir bakalım nasıl bir oyunmuş bu” diye merak eder de, internette arama yapmayı akıl ederse, bu yazı önüne düşsün, o koca kafasına balyoz gibi insin diye paylaşıyorum burda!”

Yazının linki burada merak edenlere.

Benim başıma gelmedi ama okuduğumda önce inanamadım, sonra şaşırdım, sonra öfkelendim.

Çocukların ne kadar masum, ellerindeki aletlerin ise ne kadar tehlikeli olabileceğini bir daha anladım. Hala elim, ayağım titriyor.

Bir sonraki yazımda bu konudaki tehlikelere karşı ne yapabilirizi anlatacağım.

Sevgiyle,

Bahar Anahmias

Bir Kahve Molası



 
 
Picture
Bir süredir Amerikan Pediyatri Derneği'nin araştırmalarının içeriğini yayınlıyorum.

'2 yaşın altındaki çocuklara ekran yasak.
3-18 yaşa ise günde en fazla 2 saat ekran zamanı' diyorlar.

Özellikle çocuklarda beyin gelişiminin ekranla iletişimden negatif etkilendiğini söylüyor otoriteler.
Uygulayıp uygulamamak, uygulatıp, uygulatamamak size kalmış.

10 ve 15 yaşında iki kızım var. Tam anlamıyla uygulayabiliyor muyum bu saatleri?

Ne yazık ki kocaman bir HAYIIIR. Küçük kızım eline ipadini alınca o oyundan, o uygulamaya, emailinden sosyal medya hesaplarına, ödevlerine, Itunes'a ve daha benim bilmediğim, takip edemediğim bir sürü şeye giriyor. Zamanın nasıl geçtiğini ne o anlıyor, ne de ben.

Öte yandan düşünüyorum. Kızıma izin vermiyorum ama...

Ben ne kadar elimde tutuyorum telefonu? Ailemle beraberken telefonum nerede? Sehpanın üzerinde mi? Hemen elimi uzatabileceğim bir yerde mi? Her whatsapp sinyalinde acaba ne geldi diye düşünüyor muyum? Yoksa tüm benliğimle ailemin yanında mıyım?

Hayatta bana en çok ihtiyaç duyanlar kim? Ailem.

Ben ailemle beraberken telefonu en çok ne için elime alıyorum? Başkalarından gelen haberler için.

- Arkadaşlarım sosyal medyada ne post etmiş?
- Emailime ne gelmiş?
- Whatsapp'da ne konuşulmuş?
- Resmime kim, ne yorum yapmış?
- vs. vs.

Önem derecesi ne tüm bunların?

Bunlar acil mi? Bazen. Çoğu zaman değil.
İş kadını - iş adamıysanız, acil bir mesaj, email alacaksanız tamam.
Ama çocuğunuzun futbol antrenmanında sahaya bakmak yerine sürekli elinizdeki ile meşgul oluyorsanız, ailece yemek yerken, sipariş ettikten sonra herkes eline telefonunu alırsa, o anda orada olmanızın bir anlamı kalır mı, sorgulamak lazım.

Amerikalı psikolog Catherine Steiner-Adair, anne-babaların çocuklarının sağlığı ve gelişimi için telefon ve ipadle zamanlarını bu kadar kısıtlamaya çalışıyorken,  kendilerinin ellerinde sürekli telefonla uğraşmalarının çok ironik olduğunu söylüyor. Araştırmasında görüştüğü 7-18 yaş arası çocukların hepsi bu konuda şikayetçi olmuş. Anne-babaları ellerinde sürekli telefonla uğraştığı zaman kendilerini telefondan daha değersiz gördüklerini söylemişler. Bu duruma bazen çok kızıyor, bazen de çok üzülüyorlarmış. Beraber vakit geçirmek ya da onlarla iletişimde olmak varken, sürekli elinde telefon olan bir anne-babayı yanlarında istemediklerini de belirtmişler.

Araştırmalar çocukların ekran zamanının değil de ebeveynlerin ekran zamanının aile içi iletişimde daha önemli olduğunu kanıtlıyor.

Eşimize, çocuklarımıza, yakın arkadaşımıza bakarak, konuşmak yerine sürekli telefonumuza bakar olduk, benimle kim ilgileniyor, ya da bana kimin ihtiyacı var diye.

Farkına varmamız gereken, telefona bakmak için ihmal ettiğimiz o yakın insanların aslında bize en çok ihtiyaç duyanlar olduğu.

Ayrıca  bu aletlere sürekli bakarak kendi içimize, derinlerimize bakmaktan da vaz geçer olduk.

Düşünmeyi bile unutmuş olabiliriz.

Kabul edin,
elimize bir elektronik oyuncak almadığımız zaman kendimizi eksik hissediyoruz.

İşin ilginç tarafı tüm bu ekranlar, sosyal medya kişisel. Bu da işi daha da çekici kılan tarafı.

Sosyal medyada kontakta olduğumuz kişiler arkadaşlarımız. Evet sayıca biraz fazla ama, olsun.

Ekrandan bize gösterilenler hep beğenilerimiz ve ilgilerimiz üzerine şekilleniyor.

Aslında TV seyrederek büyüyen bir nesiliz. Ama televizyon tek taraflı iletişimin olduğu bir ortam.

Sosyal medya öyle mi? Tamamen bizi hedefliyor. Google'da son aramanızdaki otel resimlerinin, intenette gezerken sürekli önünüze gelmesi tesadüf mü sizce? Bize özel olduğu için elimizdeki aletle o linkten, diğerine gezen bireyler olduk.

Öte yandan
zayıf bir resmini paylaşan bir arkadaşımıza imreniyor, davet edilmediğimiz bir organizasyonun resmine üzülüyoruz. 

Çocukları ile sürekli en mutlu, en aktivite dolu fotoğrafları çektiren annelerin çocukları acaba hiç ağlamıyor mu? Sadece benim çocuklarımda, ya da anne olarak bende mi sorun var diye düşündüğümüz olmuyor mu?

Biz de biliyoruz ki, herkes en güzel, en mutlu, en sosyal, en genç hallerini paylaşıyor burada. Yine de diğerlerinin mutlu, tatilde, seyahatte, vs. resimlerini gördükçe, ister istemez kendimizi onlarla kıyaslıyoruz. Sürekli bir eksiklik hissi doğuyor. Bunu ben demiyorum. Araştırmalar böyle söylüyor.


Bu yazıyı neden mi yazdım? Öncelikle problemi farkedelim diye.
'Ama ben sadece emaillerime bakıyorum,' ya da 'Acil bir mesajj bekliyordum' sözleriyle kendimizi kandırmayalım.

Evde telefonumuzu unutunca hemen dönüp alıyor muyuz, o zaman telefona bağımlısınız diye okumuştum bir yazıda. Bence daha da vahim bir durumdayız hepimiz. Telefonumuzdan 1 metreden uzak, elimize almadan durabiliyor muyuz?

Çevremize, çocuklarımıza kısıtlama koymadan önce, kendimize dönüp bakalım, biz ne kadar bağımlıyız bu aletlere?

Onlara bırak derken, bizim hep elimizde mi?

Beraberliklerimizde önceliğimiz telefondaki whatsapp mesajları, instagramdaki yorumlar, ya da aklımıza geleni hemen Google'da aramak mı?

Bir durup, düşünelim. Sonra da çözüm için harekete geçelim.

En azından eve girince elimizdeki aletleri kapının yanına, bizden uzağa bir yere bırakmaya ne dersiniz?

Sevgiyle,

Bahar Anahmias, the phone addict
Bir Kahve Molası
 
 
Picture
Çin’de aşırı bilgisayar kullanımından dolayı ailelerde bir panik başlamış. Çocuklar ve gençler bilgisayar, tablet, akıllı telefon bağımlılığından dolayı kliniklere yatırılacak düzeye gelmiş.

Bu durum elektronik ekrana aşık şekilde yaşayan gençlere ve çocuklara sahip olan bizleri de yakından ilgilendiriyor. Oyunlara veya sosyal medyadaki durumlarına aşırı derecede bağlı olan çocuklar ve gençler yemek sırasında, tuvalette, uyumadan önce, yolda ellerinden düşürmedikleri telefonları ve tabletleri ile sanal dünyaya gün geçtikçe daha çok bağlanıyorlar. Çoğu gerçek dünyayı sahte olarak görmeye başlıyor. Çinli doktorlar bu durumu tıbbi bir hastalık, bağımlılık olarak görüp, bu duruma düşenleri kliniğe yatırıyor ve elektronik medyadan uzak tutarak tedavi edebiliyorlarmış. Bazen bu tedavi haftalar sürebiliyormuş.

Amerikan Pediyatri Derneği’nin bulgularına göre çocukları 2 yaşından önce ekranla temas ettirmek sosyal, kavramsal becerilerinin gelişmesini geciktiriyormuş. Aynı dernek gerekçe olarak da ‘Bir çocuğun beyni özellikle küçük yaşlarda hızlı gelişir ve çocuklar en iyi insanlarla – (ekranlarla değil) sosyal iletişimle öğrenir’ diyor. Daha büyük çocuklar ise ekran kullanımını 1-2 saat olarak kaliteli içerik ile değerlendirmeli diye ekliyorlar.

Seattle Children’s İnstitute’dan bir yetkili ‘Çocuklar bilgisayar oyunlarındaki şiddete alıştıkları için arkadaşlarına da aynı şekilde yaklaşıyor. Şiddeti, kanı, öldürmeyi normalleştiriyor. Bu çağda çok önemli olan empati duyguları gelişmiyor.’ diyor.

Aileler senelerdir televizyonun çocuklara bakıcılık yapmasına izin vermişken, şimdi de yerini alan tablet ve akıllı telefonlara seslerini çıkarmıyor. Harvard Üniversitesi klinik psikoloji bölümü ise ‘Çocuklarımıza kendi kendilerini sakinleştirmeyi, ve kendi kendilerine oyalanmayı öğretmek yerine ekranlarla kuşatıyoruz. Bu daha kolayımıza gidiyor.’ diyor.

Arabada giderken arka koltukta elinde ipad veya telefonuyla sessiz sesiz oturan çocuğumuzla yolculuk belki güzel ama o çocuğun hayatla bağ kurmayı öğrenmesini, çevresini gözlemlemesini, belki sıkılmasını, sohbet etmesini engellemiş olmuyor muyuz? Özellikle büyük şehirlerde çocukları bir yerden bir yere götürürken edilen o sohbet ne değerlidir. O sohbetlerde çocuğun hayatından tüm ipuçlarını elde edebilirsiniz, anne-baba olarak değerlerinizi, hayat görüşünüzü onunla paylaşabilirsiniz.

Tüm bu bulgular ışığında ben bundan sonra kızlarımın kullanımına daha da dikkat etmeyi düşünüyorum.

-       Kızlarım ellerine telefon ya da ipadi sadece vakit geçirmek için aldıklarında onlara alternatifler sunacağım. (Yaratıcılığa işte şimdi benim ihtiyacım olacak.)

-       Ben kendim özellikle ailemle beraberken elime ipad ya da telefon almayacağım. (Ah, bana şans ve irade gücü dileyin.)

-       Her fırsatta onlara arkadaşları ile olabilecekleri ortamlar hazırlayacağım.

-       Ailemle sık sık doğa yürüyüşleri yapacağım, yeni yerler keşfedeceğim. (Haftasonları tabii, tekliflere açığım.)

Çocuklar boş zamanlarında ekran karşısında değil arkadaşları ile oynayarak, dışarıda vakit geçirerek, kitap okuyarak, hayal güçlerini kullanarak, oyunlar kurarak geçirmelidir.

Biz hepimiz öyle büyüdük diye değil, doğrusu ve insana yakışanı bu diye.

Bahar Anahmias, the concerned mom
Bir Kahve Molası
 
 
Picture
Teknoloji ile beraber hayatımızı kolaylaştıran, geleceğe umutla bazen de korkuyla bakmamızı sağlayan yenilikler var. Bunlardan 2015 senesinde takip ettiklerimi ve hoşuma gidenleri aşağıda sizlerle de paylaşmak isterim.

3D Print
Kalbi canlı tutan makina
Robot duvar ustası
Konuşan Oyuncak Ayı

Bakalım size neler düşündürecekler?

Organ Naklinde Yeni Boyut

Picture
'Heart in a box' - 'Kutudaki Kalp' adıyla üretilen 250,000 dolarlık bu alet Transmedics adında bir Amerikan şirketi tarafından icat edilmiş. Şimdiye kadar özellikle kalp naklini vücudu hala yaşayan ama beyin ölümü gerçekleşen hastalardan sağlayabilen tıp sektörü bu makinaların icadıyla diğer şekillerde ölen hastalardan da kalp nakli gerçekleştirebilecekmiş.

Bu makinaların yapılmasıyla artık sadece beyin ölümü gerçekleşen hastalardan değil, diğer hastalardan da organ nakli sağlanabilecek ve kalp, karaciğer vs. gibi organ bekleyen hastalara yardım edilebilecek. Ne güzel. Daha çok umut, daha çok yaşayan insan. Detaylı bilgi için şu linke tıklayabilirsiniz.


 
 
Picture
Teknoloji, evet ama hangi yaşta ve ne ölçüde?

Steve Jobs'un çocuklarının eline Ipad'i vermediğini biliyor muydunuz?  New York Times muhabiri Nick Bilton 'Çocuklarınız Ipad'e bayıldı herhalde?' diye Steve Jobs'a sorulduğunda 'Henüz ellerine vermedik, evdeki teknoloji kullanımında limitlerimiz var' demiş.
Övünerek tüm dünyaya tanıttığı bu teknolojik oyuncağı kendi çocuklarına vermemişti.

Özellikle Silikon Vadisi'nde teknoloji guruları çocuklarını teknolojiden uzak yetiştiriyor.  Onları Los Altos'da Waldorf School adında teknolojiden uzak, bilgisayar kullanılmayan bir okula yolluyorlar. Bu okulda çocukların hayatı yaşayarak öğrenmeleri teşvik ediliyor.

Yine 5 çocuk sahibi olan 3D Robotics firmasının sahibi 'Karım çocuklarıma teknolojik aletleri vermiyorum diye bana faşist diyor. Ama ben teknolojinin tehlikelerini kendim görmüş biri olarak bunu çocuklarıma yaşatmak istemiyorum.' diyor.

İnteraktif ekran zamanı yani İpad veya bilgisayar ile geçirilen zaman ile ilgili yapılan bazı araştırmaları sizlerle paylaşmak isterim:

            - Japonya'da 2000 anaokulu ve ilkokulda yapılan bir araştırmada sadece 30 dakika bilgisayar kullanımı veya oyunun uyku problemlerine ve gün içinde aşırı yorgunluğa yol açtığı görülmüş.

            - Başka bir araştırmada aşırı TV seyretme, aşırı bilgisayar-ipad oynamakla kaşılaştırılmıştır. Her ikisinin de derin uyku uyumakta zorlanmalar ve sözel hafızanın zayıflamasına yol açtığı görülmüştür. Ama bilgisayar oyununun TV seyretmeye göre daha fazla etki ettiği de saptanmıştır.

            - Kavramsal gelişim ile ilgili bir başka araştırma ise çocukların 10 yıl önceki çocuklara göre yaşlarının 3 yaş gerisinde olduğunu ispatlamıştır. Ekranla daha az temas eden çocuklar akademik ve sosyal hayatta daha parlak çocuklar olarak görülmüştür.

Çocuklarımızın yaratıcılıklarını, hayal güçlerini, iletişim becerilerini teknolojiden değil, sosyal hayattan alacakları apaçık ortada.

Bizler 80'lerde, 90'larda çocukluğunu geçirmiş bir nesil olarak oyunla, kendi ürettiğimiz oyuncaklarla, sokaklarda, bahçelerde, apartman avlularında arkadaşlarımızla büyüdük. Yeri geldi kavga ettik, yeri geldi ağladık, yeri geldi güldük.

Çocukluğunda eski kitaplarını ya da evde kendi yaptıklarını sokakta satmamış olan var mı? Kendi aramızda gruplaşıp, iş bölümü yapar; biri yere serilecek örtüyü getirir, biri parayı ayarlar, biri reklamdan sorumlu olurdu. Al sana bir girişimcilik öyküsü.

Bizler hareket ederek, ellerimizi kirleterek, yaratarak, sosyalleşerek, empati kurarak, oynayarak, gülerek öğrendik. Fena da olmadık sonuçta.

Teknolojik oyuncaklara ben de bayılıyorum. Ama çocuklarımın ayakları yere sağlam basan, problem çözebilen, kavramsal gelişimleri yaşında, iletişim kurabilen, yaratıcı, girişimci bireyler olmasını daha çok istiyorum. Bir daha herhangi bir ortamda çocuğumuzun eline İpad'i vermeden 2 kere daha düşünelim derim. Onun yerine çocuğumuzla oynayabiliyorsak, dışarı çıkıp, top peşinde koşabiliyorsak daha güzel değil mi?

O hayran olduğumuz Steve Jobs bile vermediyse, biz niye sürekli İpad verelim ellerine? Şu anda bu kısıtlamalara kızabilirler ama eminim, ileride bize bunun için teşekkür edecekler.

Teknoloji bir araç olmalı, amaç değil.

Bahar Anahmias, the mom
Bir Kahve Molası
 

    Yazar

    Eşine aşık, 2 çocuk annesi, teknoloji, pazarlama, annelik ve hayata dair paylaşımları için burada...

    Kategoriler

    All
    Annelik
    Ebeveynlik
    Eğitim
    Ergenlik
    Hayat
    Teknoloji